15 Mart 2010 01.21
ANASAYFA
HABER
ETKİNLİKLER
MÜZELER
MÜZAYEDE
ROPÖRTAJ
RESTORASYON
KULÜPLER
YARIŞ
DÜNYA
Motor sporu, ata sporu!
13.02.2009   

Her Türk gencinin doğuştan “direksiyonu” kuvvetlidir, eğitimsiz bile olsa, doğal yeteneğiyle işi kıvırmasını bilir; otomobilcilik bir yerde ata sporudur. Güzel memleketimizin toprakları yeryüzündeki trafik kazalarının ciddi bir payına tanıklık ederken, dört teker üzerinde cereyan eden herhangi bir motor sporu dalında henüz “marka” olabilmiş bir
Türk sporcu bulunmaz...

Her köşe nasıl doldurulacak, her sayı yeni stres mi olacak? Ne yazılacak, ne çizilecek, aynı konular etrafında tur atılmayacak mı, okuyucular sıkılmayacak mı? Motor üzerinden “sizin işiniz de zor be abi” denilecek mi, “neyse, bu sayı da bir şekilde paketlendi” edasıyla oh çekilecek, “eh, gittiği yere kadar” denilecek mi?
Hayır. “Arabalar ve yazmak, senin için bundan daha güzel ne olabilir” demişti bir arkadaşım, “kaymaklı ekmek kadayıfı” durumuna işaret ederek. Severek yazıyorum, sevdiğimden yazıyorum. Yazacak konu bulma çabasından ziyade, yazılabilecekler içinden seçmek bende stres kaynağı olabiliyor. Konu başlıklarım da arabalarla sınırlı değil; yakında yayımlanacak romanımı da yazı stilimden hoşlananlara buradan duyuruyorum. Kısaca telaşa gerek yok, ibre hâlâ dolu gösteriyor. Ancak bu sayıda gerçekten yazmak istemedim, sadece fotoğraflarla köşeyi doldurmaktı ilk etapta niyetim. Bir fotoğraf karesini aynı ifade kuvvetinde kelimelerle ikâme etmek hiç kolay bir iş değil. Bu kez de kelimelere sadık kalmakla birlikte, ben de denemeden üstünkörü geçeceğim; tıpkı fotoğraflarını koymaktan son anda vazgeçtiğim araçların sahipleri gibi... Otoparklarda, yollarda akıl mantık sınırlarını zorlayan “otomobil halleri”ne rastlıyoruz; tuhaf parklar, fizik kanunlarını zorlayan manevralar, makaslar, levyeler, taklalar, tutanaklar. Hepsi de otomobili sevmenin, yapılan işten keyif almanın ötesinde “işi bilmenin” sonuçları. Tıpkı futbol gibi araba kullanmak da millet olarak son derece hâkim olduğumuz hadiselerden. Her Türk gencinin doğuştan “direksiyonu” kuvvetlidir, eğitimsiz bile olsa, doğal yeteneğiyle işi kıvırmasını bilir; otomobilcilik bir yerde ata sporudur. Güzel memleketimizin toprakları yeryüzündeki trafik kazalarının ciddi bir payına tanıklık ederken, dört teker üzerinde cereyan eden herhangi bir motor sporu dalında henüz “marka” olabilmiş bir Türk sporcu bulunmaz, “Yerli Schumacher”, “Yerli Makinen”, “Yerli Yumurcak Earnheardt” (Dale Earnheardt Junior) benzeri tanımlamalar ulaşabilecek en yüksek mertebeler olarak görülürken, tüm bu doğal yeteneklerin nerede gizlendiği, muazzam potansiyelin nerelere harcandığı bir muamma olarak kalmaya devam ediyor... Bu noktada hemen toparlanıyor ve “tabii yahu” anlamında başımızı yana eğerek, “imkân yok ki!”, “adamlar yapmışlar, bir de bize bak!” benzeri laflar ediyoruz. Kahvehâne masalarında ya da berber koltuklarında saatlerce devam edebilecek bu muhabbetin “geyik” boyutunu bir kenara bırakarak, memleketimiz şartlarının, profesyonel başarılar peşinde koşmayan, benim gibi, sizin gibi insanlara yansımalarına değinmek istiyorum. Ülkemizde ne oturmuş bir motor sporları kültürü var, ne de örneğin Schumacher'le aynı cümle içinde anılabilecek isimleri yetiştirebilecek motor sporu disiplinleri (karting, Formula 3, Formula Renault, Formula 3000 vb.) Gülmek mi gerek, ağlamak mı bilemiyorum ama, motor sporu kültürü oturmuş, bir dolu dalda, bir dolu lisanslı sporcusu bulunan ülkelerdeki en güzel pistleri, otomobil lastikleriyle oluşturulmuş karting pistlerine benzeten, pist komplekslerini ‘70’lerden kalma lunapark ayarına indirgeyen bir İstanbul Park’ımız var. Gene futbolda olduğu gibi gurur duyuyoruz; bizde de bir şeylerin başarılmış olmasının üzerimizden kaldırdığı kompleksle yabancı dostlarımıza bahsederken gözlerimiz doluyor. İstanbul Park her yönüyle övgüye değer bir pist. Her ne kadar son yarışta çok fazla heyecan yaşayamadıysak da, hızlı, geçişlere elverişli, pilotların da gerçekten yarışmaktan keyif aldığı, “mickey mouse track” şeklinde alaya alınan Magny Cours ya da Hungaroring gibilerin aksine başarı için yetenek ve cesaret gerektiren bir pist. Tam ya da yaklaşık rakamı araştırma zahmetine girmeden, kabaca “muazzam” şeklinde ifade edebileceğim bir maliyeti olan bu pistin, senenin sadece 3 gününde faal olmasının ise hangi ticari ya da sportif mantığın sonucu olduğunu kavramakta güçlük çekiyorum... Efendim? Özür dilerim bir de Moto GP ve Touring Car yarışları var, toplamda 10 günü buluyordur! Bu 10 günün tamamının da, tribünlerdeki insan kalabalığının değil de atraksiyonel koltuk renklerinin hâkim olduğu bir atmosferde geçmesiyse olayın bir başka düşündürücü boyutu.


Şimdi buradan “Eksantrik” köşesinin test aracı olarak da nitelendirebileceğimiz, şahsi mülkiyetimdeki, el emeği, göz nuru Camaro’muza geçiyorum; birazdan havada asılı görünen bu konuları ayrılmaması gereken bir şekilde bağlayacağım. Daha önce Camaro’yla ilgili test zamanlarını buradan duyuracağımı belirtmiştim. Genel olarak kalkış kabiliyeti üzerine yoğunlaşan Amerikan arabaları arasında Türkiye’de oldukça küçük bir azınlık tarafından uygulanan Pro Touring tarzı, arabanın dönme ve durma kabiliyetinin de modern spor arabalarla rekabet edebilecek şekilde hazırlanmasını gerektiriyor. Bu doğrultuda ayarlanan süspansiyon ve düşük profil lastikler kalkışta tutunma zaafı yarattığından, tam gaz yapabilme imkânın metreler sonra gelmesinin sonucu şu ana kadar yapabildiğim en iyi 0-100 km/s hızlanması 5,5 saniye. 0-400 m ölçümü ise 160 km/s civarı süratlere ulaşılarak sonuçlandırıldığından, arabanın gerçek hızlanma kapasitesinin göstergesi olan bu testi, uygun ve güvenli bir yer bulamadığımdan hâlâ gerçekleştirebilmiş değilim (bkz. imkânsızlıklar!) Peki ya dönme, tutunma kabiliyeti? “Amerikan araba yol tutmaz, dönmez!” gibi desteksiz ve mesnetsiz iddialara sahip beyinlere kolaylıkla “format” atabiliyorum; daha önce çoook hızlı arabalar gördüklerini askerlik anıları tadında sonu gelmez bir şekilde anlatanlaraysa Camaro’nun yan koltuğuna ilk defa oturduklarında kusarak mı, ağlayarak mı inmeyi tercih ettiklerini sormayı ihmal etmiyorum...


İşin espri kısmını ve alaycılığı bir kenara bırakırsak, çoğu zaman gerçekci olmayan “sanayi beygirleri”nin hâkim olduğu Amerikan araba dünyasında gerçek 330 beygirle neler yapılabileceğinin güzel bir örneği olan Camaro, sokak kullanımı için ziyadesiyle “fazla” bir güce sahip. Kalkma, dönme, durma gibi yetilerini test ederken ya da keyfini sürerken, ne kendimi, ne yıllarımı verdiğim arabamı ne de çevredeki insanları tehlikeye sokma gibi bir lükse ya da hakka sahibim. Bu bağlamda arabamın gerçek limitlerini ancak ve ancak trafiğe kapalı bir yolda, mesela bir pistte görme şansım olabilir. İstanbul Park mı dediniz? Maalesef dünya standartlarında, hatta üzerindeki bu pistimiz “yassah hemşerim”; arkadaşlarınızla toplanarak kiralamanız ya da eğitim, yarışma amacıyla düzenlenen bir organizasyona katılma gibi bir imkânınız yok. Gurur kaynağımız yılın 355 gününü üzerine çıkacak ilk yarış arabasına tehlike yaratmak üzere tozlanarak geçiriyor. İstanbul Park'ın yanında esamesi bile okunmayacak, mahalli bir pist olarak nitelendirilebilecek Körfez Pisti ise “pist günümüze” ait fotoğraflardan da gördüğünüz üzere, kendisinin ve arabasının yeteneklerini görmek isteyenlere açık. Pist üzerine çıkan arabalardan, yapılan zamanlardan ve de hepsinden önemlisi “Super Cars Slalom” ekibimizden daha sonraki yazılarda detaylı olarak bahsedeceğim. Ancak merak ve heyacanı artırmak adına ekibin 200’den 1200 beygir gücüne kadar uzanan, çoğunluğu Amerikan, çeşni olarak serpiştirilmiş Japon ve Alman spor arabalarından oluştuğunu söyleyebilirim. Direksiyon başındakiler ise belli bir olgunluk seviyesine erişmiş, arabalarının limitlerini test etmenin, arabalarını ve sürüş yeteneklerini daha da geliştirmenin peşinde olan insanlar. Bu olgunluk seviyesine erişememiş, çoğunluğu gençlerden oluşan bir kitleyse, hızlı ya da yavaş arabaların direksiyonları başında caddelerde dehşet saçmaya devam ediyor. Başlarda esen kavak yelleri, eğitimsizlik, ebeveynlerin sorumsuzluğu gibi hepimizin bildiği birçok sebep ve çeşitli platformlarda dile getirilen bir dolu öneri, çözüm var; ancak alınabilecek tedbirlerle kayıpları azaltmak mümkün olsa da, direksiyon başına birbirinden farklı yetenek, eğitim ve zaafları olan insanlar her zaman geçecek. Peki İstanbul Park açık hava müzesi halinden çıkartılıp, otomobil dinamiklerine, ileri sürüş tekniklerine yönelik, sürücülerin karayollarında da pekâla işlerine yarayacak eğitimlerin düzenlendiği, gençlerin “gaz”ının alındığı, hız tutkunlarının kontrollü ve güvenli bir ortamda denemelerini yaptığı, otomobil dergilerinin yabancı dergilerden tercüme etmek yerine bizzat test yaptığı bir parka dönüştürülse nasıl olur? Bu faaliyetlerin piste ve komplekse ne zararı olabilir ya da olsa dahi muhtemel maliyetin çok daha fazlası zaten bu aktivitelerle çıkarılamaz mı; “imkan yok abi” temalı diyaloglarla meşgul atıl iş gücü ekonomiye kazandırılamaz mı? Bu soruların cevabı evet, ancak benim ağzımdan çıkacak bir “evet”in kulağa hoş gelmesi ve güzel noktalara değinmiş olmanın verdiği huşuyla birleşerek beni memnun etmesi dışında bir etkisi yok. Tıpkı Classic Car sayfalarına konuk ettiğimiz muhteşem E-type’ın sahibi Tony’nin Camaro’dan indikten sonra, “Burak, it was a shattering experience!” (sarsıcı bir deneyimdi) yorumunu yapması gibi. Umarım bir dahaki turumuz İstanbul Park’ta olur Tony...